atam izindeyiz

Cuma, Mayıs 30, 2008

"Müslümanlar dini özgürlük sorunu yaşıyor"







babacan

Dostlar dün bir haber okudum. Çok şaşırmadım, ama beni şaşırtan şeyin yalanın da bu kadar kuyruklusunu dünyanın gözü önünde hem de avrupanın göbeğinde söyleyen insanın Dışişleri Bakanı ve Baş müzakereci Ali Babacan olması. Yıllarca devlette memur olarak çalıştım, başkent Ankara da doğdum büyüdüm ve hayatım Ankara da geçti. Ankara da başını nereye çevirirseniz çevirin her yer de devletin bir kurumunu veya kamu binasını görürsünüz. İşin ilginç olanı AKP iktidara gelinceye kadar ne ülkenin herhangi bir yerinde nede laik bir devlet olmamıza rağmen kamu kurumları da dahil hiçbir yerde dini özgürlüklerle ilgili bir sorun yaşanmıyordu. Esasında böyle bir sorun da yoktu. Bu her mescit_1 zaman iktidar partisinin seçim malzemesi oldu. Sanki böyle bir sorun varmış gibi göstermeleri yani bunun bugünkü somut örneği Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın avrupanın göbeğinde haberlerde bahsedilen konuşmayı yapması. Bu gün hangi kamu kurumuna giderseniz gidin, yada devletin herhangi bir biriminin bulunduğu binaya girin orda ki görevlilerden birine mescidin yerini sorun size hemen gösterirler. Her kurumda mutlaka mescit vardır. 12 eylül 1980 tarihinden önce yoktu fakat bu tarihten sonra olmayan her yerde süratle devlet dairelerinde yani kamu binalarında mescitler açıldı.

cuma Geçenlerde Ankara da Kızılay da Milli Müdafaa Caddesinden aşağıya yürüyorum. Saat öğlen vakti birden dikkatimi soldaki bakanlık binalarından birinin bahçesinde ki manzara dikkatimi çekti. Orda kalabalık bir grup gelip geçenlerin gözü önünde namaz kılıyordu. Niye orda kılıyorlardı da hemen 10 metre ötede metronun içinde kocaman cami büyüklüğündeki Büyükşehir belediyesinin açmış olduğu mescitte kılmıyorlardı? Kaldı ki bahçesinde kıldıkları kamu binasının da içerde mescidi varken? Ama kızılayda cuma günleri sokakları mescit haline getirmiş insan manzaraları ile her an karşılaşabilirsiniz. Cumhurbaşkanımızın, başbakanımızın, bakanlarımızın eşleri türbanları ile protokolde ki yerlerini almıyorlarmı?  48490 Cumhurbaşkanımızın eşi Cumhurbaşkanlığı köşkünde ülkemize gelen devlet başkanlarını, kraliçeleri, türbanlı kıyafeti ile karşılamıyormu? Demekki ülkemizde dini özgürlükler görüldüğü gibi pek ala yaşanıyor. Yani kısacası şuraya gelmek istiyorum ibadetlerini yapmak isteyen personel pek ala ibadetlerini istedikleri yerde özgürce yerine getirebiliyor. Kamuda çalışan bayan personel türban takmıyor mu? pekala takıyor. Ankara da bir çok yerde örneğini görebilirsiniz.protokol

Hadi bakalım buradan yakın…Bakan bey ne diyor hem de mükemmel konuştuğu İngilizce ile. Bakan ne diyor?

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Avrupa Parlamentosunda dini özgürlüklerle ilgili sorulan bir soruya "Türkiye'de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor. Türkiye'de son dönemde laiklik eksenli bir tartışma yaşanıyor. Bizim laiklik tanımımız çok açık: Din ve devlet işlerinin açık şekilde birbirinden ayrılması. Devletin de bireylerin dininin gereğini yerine getirmesine müdahale etmemesi. Burada farklı inançtakiler de dinsizler de bu özgürlük ortamından faydalanabilmeliler" şeklinde cevap veriyor.

Yalanın kuyruklusu, bunun böyle olmadığını benim kadar herkes biliyor. Yukarıdaki sözleri sıradan bir Türk vatandaşı söylese neyse ama bunu Türk hükümetini orada temsilen bulunan Dışişleri Bakanı ve Baş müzakereci konumundaki birinin söylemiş olması. Bu nedenledir ki ülke içinde ki durumu bilmeyen AB görevlileri bunun doğru olduğunu sanıyor. Nede olsa söyleyen bir bakan neden yalan söylesin ki. Yine bu nedenledir ki buraya geldiklerinde sapır saçma söylemlerde bulunuyorlar. Bizde yaptıklarına bir türlü anlam veremiyoruz.

Dışişleri Bakanı ve Baş müzakereci konumundaki birinin ülkesini Avrupa’ya şikayet etmesi mi yoksa bu konu da yalan söylemesi mi? Şimdi yorumu sizlere bırakıyorum.

Merak ediyorum acaba bu ülkede…
1-Kim namaza giderken engellendi?
2-Kim Hacca gitmekten alıkonuldu?
3-Oruç tutuyor diye kim cezalandırıldı?
Bir insan, üstelik bir bakan nasıl böyle bir şey söyleyebilir?

Birkaç sorum daha olacak.
1-Siz iktidara gelmeden önce bu memleketin yüzde 99’u Müslüman değil miydi? Yani dinimize sayenizde mi kavuştuk?
2-Nasıl olur da koskoca İslam dinini getirip türban konusuna kilitlediniz? İşin ahlak tarafından hiç bahseden yok. Örneğin yalan söylemenin İslam’da yeri nedir?
3-Başı açık olan dinsiz mi? Laik bir Müslüman olmak niye mümkün değil? Gibi daha bir çok soru sorabiliriz.

Ey iktidardaki din bezirganları sözüm sizlere ve sizleri iktidara getirenlere. Kimse kusura bakmasın ama bu ülkede herkes dinini, siz hükümete gelmeden, önce çok daha rahat yaşıyordu. Kimsenin kimseyle de derdi yoktu.  İslam gerçeklerinin veya gerçek diye yutturmaya çalıştıklarınızın dahi bu derece rahat yaşandığı bir ülkeyi ‘Müslüman çoğunluk da dini özgürlük konusunda sorun yaşıyor’ diye Avrupa’ya şikayet etmek bu ülkeye yapılmış en büyük ihanettir.

Madem bu kadar özgürlükler peşindesiniz, o zaman çocuklarının karnını doyurmak için mücadele veren analar, kadınlar için bir şeyler yapın. Erkek cemaat yüzünden yok sayılan kadınların hakkının peşine düşün. Yok olmaz tabii. Kadın deyince aklınıza sadece sapık cinsel fantezilerinizi yerine getirdiğiniz bir araç ve onun başına bir bez parçası takarak siyasi sembol haline getirdiğiniz türban geliyor.
Dinsel özgürlük falan Gerisi palavra!

Ey halkım bir de bu gerçekleri sizlerde görebilseniz. Bu din bezirganlarının yapmaya çalıştıklarını bir anlayabilseniz…!


Cuma, Mayıs 02, 2008

Siz Türkiye olsaydınız nasıl hissedersiniz?

 

 

 

 

5429105

Dostlar aşağıda okuyacağınız kompozisyonu akşam yemek  yerken tv de haberlerde dinlerken yediğim lokmaları boğazıma dizdi ve kendimi tutamadım hüngür, hüngür ağladım. Hikayesini kısaca vereceğim, kendisi küçük ama büyük yürekli delikanlı Eren şu anda yaşamıyor ama eminim ki şu anda gökyüzünde bir yerlerden bize haykırıyor. Dokuz yaşında küçük bir çocuk olan EREN bizlere nasıl ders veriyor. Vatanın canından kıymetli olduğunu ne güzel anlatıyor. Bu kompozisyondan şu günlerde ders alması gereken kişiler acaba gerekli dersi almışlar mıdır dersiniz?

Zonguldak’ta yaşayan Melahat ve Hasan Çöğendez çiftinin oğulları Eren Çöğendez, 8 yaşında bağırsak kanseri hastalığına yakalandı. Kanseri yenen Eren, 2 yıl sonra lösemiye yakalandı. Eren’e, Amerika’daki Duke Üniversitesi Hastanesi’nde 22 Mart 2005’te ilik nakli yapıldı. İlik hücrelerinin yüzde 98 oranında uyum sağlamasına karşın, kullandığı ilaçların yan etkisiyle organları tahrip olan Eren, kurtarılamadı. 21 Aralık 2006’da yaşamını yitirdi.

Eren Çöğendez’in, hastalığa yakalandıktan 1 yıl sonra 9 yaşında, öğretmeninin verdiği ‘Siz Türkiye olsaydınız nasıl hissedersiniz’ konulu ödevinde yazdığı kompozisyon, 16'ncı yaş günü nedeniyle anısına düzenlenen sergide yer aldı. Gazipaşa Caddesi’ndeki Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’ndeki sergide Eren’in fotoğrafları ve hastalığı sırasında ailesine yazdığı mektuplar, doktorlarının Eren ile ilgili yazdıkları yazılar sergilendi. Sergide yer alan ve Eren’in 9 yaşındayken hastalığı ile Türkiye’nin Kıbrıs sorununu ilginç bir şekilde bir araya getirdiği ‘Mucize’ adlı kompozisyonunu okuyanlar hem duygulandı, hem de Eren’in keskin zekasına hayran kaldı.

Oğlunun yaşının küçük olmasına rağmen hastalığı döneminde bile Türkiye gündemini çok iyi takip eden bir öğrenci olduğunu belirten Melahat Çöğendez, “Oğlum Zonguldak TED Koleji’nde eğitim görürken, öğretmeni Sosyal Bilgiler dersinde ‘Güzel Yurdumuz Türkiye’ ünitesini işlerken, ‘Siz Türkiye olsaydınız nasıl hissedersiniz’ konulu bir kompozisyon yazmalarını istemiş. Eren de, bu yazıyı yazmış. Ben o zaman da okuduğumda çok farklı duygular hissetmiştim. Aynı şekilde öğretmeni inanılmaz şaşırmıştı. Eren hastalığı ile Kıbrıs’ı o kadar güzel kullanmış ve yazıya dökmüş ki, herkes çok şaşırdı. Eren bu yazıyı yazdığında 9 yaşındaydı. Ama o gün hissettikleri şu andaki Türkiye’nin gündemiyle o kadar bağdaşmış ki şaşırmamak elde değil” diye konuştu.

Siz Türkiye olsaydınız nasıl hissedersiniz?

MUCİZE

O gün çok soğuktu. Dışarıda kar yağıyordu. Kar oynadım. Eve geldiğimde çok susamıştım. Hemen buzdolabından buz gibi bir su içtim. Akşam ateşim çıktı. Annem hemen doktor çağırdı. Doktorun adı ABD’eydi. Bana:

- Adın ne ufaklık? dedi
- Türkiye dedim.
- Seni iyileştirebilirim, dedi.
- Kesin birşey istersin, dedim
- Evet, dedi Kıbrıs’ı.
- Olmaz dedim.

Kıbrıs benim hemstırımdı. Yanımdan hiç ayrılmazdı.

"Ankara'm" ağrımaya başladı. Annem başka bir doktor çağırdı. Adını sormadım.

“Göllerinden su alacağım” dedi. “Al” dedim. Göllerimden su aldılar. Tahlili kötü çıkmış. “Dağlarından biyopsi alacağım” dedi. Biyopsi aletini gördüm. “Acır mı” dedim. “Uyuşturmak için iğne yapacağım” dedi. İğne yaptı. Biraz acıdı ama biyopsiyi hissetmedim. Doktor gitmişti. Biyopsi de kötü çıkmış olmalı ki doktor Doç.Doktoru çağırmıştı. Doçent doktorun adı AB’eydi. O da iyileştirmek için Kıbrıs’ı istedi. Ben yine “olmaz” dedim. AB çekip gitti. Ankaram daha kötü ağrıyordu. Kusuyordum. Kusarken ağzımdan yiyecekler geliyordu. Tek çarem AB’den yardım isteyip, onların beni hastanede iyileştirmelerini kabul etmekti.

Annem AB’yi çağırdı. Ben Kıbrıs’ı vermek istemiyordum. Bir mucize oldu. Annemin verdiği Aloe-Vera sayesinde iyileşmiştim. AB kaçıp gitti. Kıbrıs’ı vermekten kurtuldum. Ben Kıbrıs ile çok zevkli oyunlar oynadım.

Eren Çöğendez

mucize

PENCERE KENARI

 

 

 

 

Dostlar sevgili eşim yine kendi e-postasına gönderilmiş olan güzel bir hikayeyi benim e-postama da göndermiş. Hikayeyi bir soluk da okudum. Hikaye beni çok etkiledi. Nedense sahip olduklarımızın kıymetini hiç bilmediğimizi düşündüm. Sizce de öyle değil mi? Ne dersiniz? Hikayenin sonundaki notta " Mektubu elinizde tutmayın. İyi şans dilediğiniz tüm arkadaşlarınıza iletin....." yazıyordu bende sizlerle paylaşmaya karar verdim. Sizlerde benim gibi hiç değilse elinizdekilerin kıymetini anlarda dört elle sarılmaya karar verirsiniz belki…..

PENCERE KENARI

Bu yazıyı okumanız sadece 30 saniyenizi alacak, ve sonunda hayata ve ilişkilere bakış açınız değişecek.!!!

nelson_window İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için. Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı.Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eslerini, ailelerini, evlerini,islerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine. Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

<Digimax V700 / Kenox V10 / Digimax V10 > Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu.Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot’larını suda yüzdürüyorlardı. Genç asıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı.Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu. Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı. Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam gedmekte olan bir şenlik alayını tarif etti.Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.<Digimax V700 / Kenox V10 / Digimax V10 >

Günler ve haftalar geçti.

Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karsılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü.

Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.

Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez,diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire Memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin Olduktan sonra onu yalnız bıraktı.

duvar Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam. Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yasayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, bos bir duvara bakıyordu.

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen Harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu. Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.

'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.

Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, Kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise İki kati artar. Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız,  sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.

Bu gün bize bir hediyedir.

Bu yazının kaynağı bilinmiyor, fakat okuyan herkese mutluluk getirecektir.

Mektubu elinizde tutmayın. İyi şans dilediğiniz tüm arkadaşlarınıza iletin.....

Perşembe, Mayıs 01, 2008

BİR BAKAN VE İKİ ÇOCUK

 

 

 

Yıllar önce bir Milli Eğitim Bakanının makam odasının kapısı çalındı. İçeriden kararlı ve tok bir ses ''Giriiin'' diye seslendi. Oldukça mütevazi döşenmiş odaya iki tane lise talebesi girdi. Tombul yanaklı olan Milli Eğitim Bakanının yanına yanaşarak :

''Babacığım merhaba. Elini öpmeye geldik Gazi'yle beraber''

diyerek arkadaşını gösterdi. Mezun olmuşlardı iki samimi arkadaş liseden. Gazi ve Can, Bakanın elini öptükten sonra masanın karşısındaki koltuklara oturdular.

Tombul yanaklı çocuk söz aldı:

''Babacığım biliyorsun okulumuzu her ikimizde başarı ile bitirdik. Ve bir yıldır para biriktiriyorduk. Eğer senin de iznin olursa Bakanlığın bursundan yararlanıp Amerika’ya okumaya gitmek istiyoruz''

Bakan küçük bir sessizlikten sonra oğluna:

''Oğlum biraz dışarı çıkar mısın?Bizi arkadaşınla bir iki dakika yalnız bırak''dedi.

Oğlu dışarı çıktıktan sonra uzun boylu çocuğa şöyle dedi:

''Bak evladım, ben sizler gibi başarılı öğrencilerin yurtdışında öğrenim görmesini her zaman desteklerim. Fakat, bir bakan olarak oğlumu Amerika'ya gönderirsem, bunu başkaları farklı değerlendireceklerdir. Bu yüzden sadece sana burs vereceğim. Gerekli işlemlerin yapılması için talimatı veririm az sonra. Hayırlı olsun''

diyip dışarı çıkmasını söyledi talebenin. Heyecan içinde kapının önünde bekleyen bakanın oğluna sarıldı çocuk.

''Can sana bir iyi, bir kötü haberim var. Baban bana burs verdi ama senin gitmeni onaylamıyor. ''

Tombul yanaklı çocuk elini cebine atıp bir mendil çıkarttı. İçi para dolu olan mendili arkadaşına verip:

''Al bunları Gazi. Nasıl olsa bana lazım değil bu para artık''

dedi bir yıldır biriktirdiği Amerika hayalini arkadaşına uzatırken.

Oğlunun geleceğini bile ülkesinden sonra düşünen onurlu Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'dir.

Hasan_Ali_Yücel  Hasan_Ali_Yücel-1

Oğlu, büyük edebiyatçı Can Yücel'dir

Can_Yücel

VE

Onun lise arkadaşı ise dünyanın en ünlü beyin cerrahı Prof. Dr. Gazi Yaşargil'dir.

Prof.Dr.Gazi_Yaşargil  Prof.Dr.Gazi_Yaşargil-1

ŞİMDİKİ BAŞBAKANLAR, BAKANLAR ve MÜRİTLERİNE İTHAF OLUNUR…