atam izindeyiz

Cuma, Eylül 22, 2006

ŞARKICI SİNEM 'İN YAŞAM SERÜVENİ

Şarkıcı Sinem 'in Yaşam Serüveni


Doğduğu Almanya ‘yı 3 yaşındayken ailesiyle terk edip ABD 'ye yerleşen 26 yaşındaki sanatçı Sinem Varoğlu ’nun, Ortadoğu ezgilerini caz, bossa nova, ve pop ’la harmanlayarak yeni bir tarz yarattığı için çok sevildiği söyleniyor. Sinem Varoğlu Skidmore Üniversitesinde opera, jazz gitar, ve muzik mühendisliği okudu. Mezun olduktan sonra, tekrar New York'a dönerek, profesyonel kariyerine adım attı. Sinem, şarkı sözlerini ve müziğini kendi yazıyor. Ayrıca, haftada bir gün bir ABD TV kanalında da Türkiye 'yi tanıtan bir program sunuyor. Sinem ilk albümünü bitirmek üzere, yılbaşından sonra piyasaya çıkartmayı planlıyor. Albüm 'ü satın almak ve daha detaylı bilgiler edinmek için www.sinem.net web sitesin 'i ziyaret etmeniz yeterli olur sanırım.

Perşembe, Eylül 21, 2006

Türk şarkıcı Sinem'e dünya çapında ödül




Türk şarkıcı Sinem'e dünya çapında ödül

DHA - NEW YORK - ABD'nin en prestijli müzik ödüllerinden John Lennon şarkı sözü yarışmasında Türk şarkıcı Sinem Varoğlu 'Grand Prize 'a (Büyük Ödül) layık görüldü. ABD'de yaşayan 26 yaşındaki Varoğlu, efsanevi sanatçı John Lennon'ın anısına düzenlenen uluslararası şarkı sözü yarışmasında binlerce kişiyi geride bırakarak, 'Boom Sheke Nana' şarkısıyla 'Dünya' kategorisinde büyük ödülün sahibi oldu. Yarışmada amatör ve profesyonel söz yazarları 12 kategoride büyük ödül için yarışıyor. 72 finalist söz yazarı arasına kalan Sinem, Dünya kategorisinde diğer üç finalisti geride bıraktı. Seçimleri yapan büyük jüride D12, Al Jarreau, Bob Weir, Matt Pinfield, Bee Gees grubundan Robin Gibb, Lyfe Jennings, Jesse Harris, The Black Eyed Peas, Jake Hill'in de aralarında bulunduğu ünlü isimler yer aldı. Sinem'in ünlü plak şirketi EMI ile sözleşme yapması gündemde. Beş yaşından beri şarkı sözü yazan Sinem bestelerinde etnik enstrümanlara da yer veriyor.
RADİKAL

Editörün notu (ihtiyar):


Bu kardeşimizin ulusal desteğe ihtiyacı var. Geçtiğimiz aylarda aynı yarışmada başka bir başarılı kardeşimiz olan Yener KORKUT 'da birinci olmuşdu. Bu kardeşimizde onun yolunda. Bu gibi genç kardeşlerimizin ülke tanıtımına sanıldığından fazla katkısı oluyor. Hükümetlerin yapamadığını onlar yapıyorlar. O nedenle bu kardeşlerimizi ulusca desteklemeye çağırıyorum

GERİYE ÜÇ AYLIK BEBEĞİ VE ÖNLÜKLÜ RESMİ KALDI



Geriye üç aylık bebeği ve önlüklü resmi kaldı




Ümmi Gülsüm 14'ünde kaçırıldı. Aileler uzlaştı, tecavüzcüyle evlendirilerek 'temiz bir namus'a ve dayakçı bir eşe kavuştu. 15'inde kucağında bir bebekle terk edilince canına kıydı


MİKAİL PELİT (Arşivi)
MALATYA -
Ümmi Gülsüm Öztürk 14 yaşındayken pazarcılık yapan 17 yaşındaki A.T. tarafından kaçırıldı ve tecavüze uğradı. Aileler araya girince sorun adliye yerine imamın önünde 'çözüldü'. Küçük kız A.T.'yle imam nikâhı kıyılarak evlendirildi. Ama şiddet bitmedi. Eşinden sürekli dayak yiyen Ümmi Gülsüm, üç ay önce bir kız bebek doğurdu. Yine bir dayak sonrası eşi tarafından baba evine bırakıldı.

Kızının sürekli şiddet görmesine ve terk edilmesine dayanamayan baba Şerafettin Öztürk, karakola giderek şikâyette bulundu. Gözaltına alınan A.T., 'reşit olmayan kızla ilişkiye girmek' suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi. Yaşadığı olaylara dayanamayan Ümmi Gülsüm Öztürk'se önceki gün babasına ait kurusıkıdan bozma tabancayla başına ateş ederek hayatına son verdi. İlköğretim çağında tecavüze uğrayan Ümmi Gülsüm'ün "Arkadaşlarım okula gidiyor, ben ise anne oldum. Bunlar olmamalıydı" dediği öğrenildi. Yedi kardeşin en büyüğü olan Ümmi Gülsüm'ün, cenazesi dün ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Malatya Şehir Mezarlığı'nda ailesi tarafından sessiz sedasız toprağa verildi.

Böyle bir trajediyi yaşayan tek kız çocuğu Ümmi Gülsüm değil. Benzer bir olay geçen yıl Diyarbakır'da yaşanmıştı. 12 yaşındayken kendisini hamile bırakan tecavüzcüsüyle imam nikâhıyla evlendirilen R.G.'nin hikâyesi de basına yansımıştı. R.G.'nin eşi başka bir tecavüz suçundan hapse girmiş, ailesi ise oğullarının yokluğunda 'çok gezdiği için' genç kadını burnunu keserek cezalandırmıştı.

Editör notu (İhtiyar) :

Bu gün bu haberi yayınlamamın nedeni yine bu gün TV Kanallarının kadın programlarından birinde aynı bu şekilde kandırılarak kaçırılan 13 yaşında daha ortaokul 2.ci sınıf öğrencisi kız çocuğu Sinem yaklaşık 2 aydır 26 yaşında biri tarafından alıkoyuluyor. Anne baba perişan ve ne yazıktırki hiç bir şey yapamıyorlar. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz ki bazen şaşırıyorum, polis ne yapıyor, savcılar ne yapıyor anlamış değilim. Bu insanlar çaresizlik içinde çareyi TV kanallarında arıyorlar. Ve korkarımki onunda akibeti yukarıdaki Ümmi Gülsüm gibi olacak. Anlamıyorum bu ne mantıktır, bu nasıl sapıklıktır ki o yaştaki bir çocuğu kaçırıp da kendine kadın yapma zihniyeti. İmam nikahı imiş, ne imam nikahı. Bu ülke şeriat yasalarıylamı idare ediliyor? Bu ülke Cumhuriyet Türkiyesi, Atatürk tarafından yeniden ortaçağ karanlığından çıkarılıp yaratılmış bir ülke. Gayri meşru yaşamanın adı imam nikahı. Kadınlarımıza sesleniyorum. Uyanın artık, kurtulun cehaletten ve kendinizi bu kadar komik vede ucuz şekilde harcamayın. Tek evlilik biçimi var oda resmi nikah ondada kanuni yaş sınırı 18, yapmayın lütfen. Yada artık cezaları ağırlaştırın. Bırakın bu ortaçağ zihniyetini. Ama görüyorumki yavaş yavaş çaktırmadan (bu günkü iktidarın ne olduğu malum), Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetini şeriat yasalarıyla tarikatlar tarafından idare edilen bir ülke haline getirmek ki bu gidişle de getirecekler. Bu millet uyanıp silkinmediği sürece bu çok yakın zamanda korkarımki olacak.

Alıntı (Radikal)

Cumartesi, Eylül 09, 2006

KORE VE LÜBNAN

İşbirlikçilik Uğruna Girilen Macera...

Türkiye’nin NATO’ya katılma başvurusu da Kore savaşından kısa bir süre öncesine rastlar. 1949’da ilk başvuruyu yapan CHP iktidarıdır. Ancak NATO’yu daha çok bir emperyalist ülkeler ittifakı olarak tasarlayan ABD ve diğerleri yapılan ilk iki başvuruyu geri çevirirler. Yine de Türkiye’nin Sovyetler’in hemen altında tutmuş olduğu stratejik konum emperyalistler için önemlidir ve kapıları da tamamen kapatmamışlardır. Açıkçası emperyalist efendiler biraz da kölelerinin rüştünü ispatlamasını istemektedirler. İşte bu fırsat, tam da Kore olayında çıkar. İşbirlikçiler bu konuda o kadar heveslidirler ki, yurt dışına asker gönderme yetkisi sadece TBMM’de olmasına karşın, Adnan Menderes (Demokrat Parti) hükümeti efendilerinin gözüne girmek uğruna bakanlar kurulundan kararı geçirterek, Kore’ye asker gönderilmesi kararını alırlar. Aynı günlerde Amerikalı “uzmanlar” tarafından yeniden “düzenlenen” ordu da buna dünden heveslidir.
Türkiye, aslında resmen çağrılmadığı halde gönüllü olarak bu savaşta yer almak isteğini belirtmiş ve Kore’ye asker gönderme kararından 5 gün sonra da NATO’ya girmek için 3. başvuru 'yu yapmıştır. Ve ilginçtir, daha önceleri çeşitli gerekçelerle başvuruları reddeden NATO, bu kez, 21 Eylül 1951’de, Türkiye’yi Yunanistan ile birlikte üye olarak almış ve gerekçe olarak da “Akdeniz’in güvenliği”ni göstermiştir. Sanki daha önce “Akdeniz güvenliği” yokmuş gibi!

Çıktık Açık Alınla...
Böylece 25 Temmuz 1950’de kurulmaya başlanan Kore Birliği, Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında İskenderun’a nakledilir. Buradan da 5090 kişilik birlik, ABD tarafından gönderilen bir gemiyle 2 Ekim 1950’de Kore’ye doğru hareket eder ve 21 günlük yolculuktan sonra Pusan limanına ulaşır. Türk tugayı askeri donanım ve eğitim düzeyi olarak kelimenin gerçek anlamıyla yetersizdir. Çoğu köyünün dışına ilk kez çıkan gencecik insanlar bir-kaç aylık eğitim süreci içinde, tüfek ve süngü dışında silah görmeden gönderilmişlerdir Kore’ye. Türk tugayının başında yer alan Tahsin Yazıcı İngilizce bilmediği için askerler daha savaşa başlamadan zulüm ortamı yaşamaya başlarlar. Üzerilerindeki kamuflaj elbiseleri iklim koşullarına uygun olmadığı için daha ilk günlerde donma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
Amerikan ve diğer emperyalist ülkelerinin askeri teçhizatı dönemin teknolojik donanımları ile yüklüdür. Buna karşın Amerika, bırakalım Türk ordusunun askeri teçhizatını yenilemeyi, Türk birliğinin yol ve aylık maaşlarının bile yine Türkiye tarafından karşılanmasını sağlamıştır.
Kore birliği 20 Ekim’de IX. Amerikan Kolordusu’nun emrine verilir ve irili ufaklı birçok çarpışmada Kore halkına karşı savaşır. Bunlar arasında Kunuri bölgesindeki savaşlar özellikle önemlidir; çünkü Türk birliğinin nasıl bir piyon gibi görüldüğü en çok bu savaşta açığa çıkmıştır. Kendi askerlerini korumak isteyen ABD’li generaller savaşa katılan Türk tugayını ön plana sürmüştür; ayrıca hatırlamakta yarar var, Türk birliği Kore Savaşı boyunca Amerikan kuvvetlerine bağlı hareket eden tugay büyüklüğündeki tek birliktir.
Kunuri savaşının en kızıştığı bir noktada yapılan manevra ise, bugün ne kadar “Türk kahramanlığı” olarak anlatılırsa anlatılsın tam bir “ucuza harcama” operasyonudur. Bu manevrada ABD askerleri güvenlik içinde geri çekilirken, Türk birliği Kore Halk Ordusu’nu durdurmak için geride bırakılmış ve birlik en ağır kaybını bu noktada vermiştir. Sadece bir-iki gece süren Kunuri Savaşı’nda Türk Tugayı’nın verdiği kayıp 721 askerdir. İşin Türkçesi, Türk birliği hiç bilmediği bir arazide Halk Ordusu’nun önüne tampon olarak konulmuştur. Bu, tam da ABD’nin “ucuz asker” mantığına uygun bir davranıştır.

Savaş boyunca Türkiye tarafından Kore’ye 1950-1953 yılları arasında dönüşümlü olarak toplam 15.000 asker gönderilmiştir. 3 yıl süren çarpışmalar boyunca Türk birliği, 741 ölü verdi; 2147 kişi yaralandı, 234 kişi tutsak düştü ve 175 kişi ise kayboldu. Elbette bunlar resmi rakamlar, devletin kayıpları gizleme politikası hesaba katıldığında gerçek kayıpların bundan çok daha fazla olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz. Bu verilerle Türkiye en ağır kayıp veren ülkeler arasında ilk üçte yer aldı.
Kukla Olmanın Bedeli...
Bütün bu olup bitenlerin şu çok başımıza kakılan “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü” ile bir ilgisi var mı? Kore neresi? 1950’lerde sokağa çıkıp sorulsa bu soruya yanıt verebileceklerin sayısı kaçtır? Koreliler kimlerdir peki? Siyah mı, beyaz mı, sarı mı? 9 bin kilometre ötede yaşayan insanların bizimle nasıl bir husumetleri vardı?
Kore savaşı insanlık adına, barış için yapılmıştır. İddia buydu.
Türkiye’nin bu sahnedeki rolü ise piyonluktan ibarettir. Kore halkının kanlı bir kıyımdan geçirilmesinin yanında, kirli bir işbirliği Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasından da yüzlerce emekçinin hayatına mal olmuş, üstelik oligarşinin temsilcileri bir de bunu “kahramanlık” ilan etmişlerdir. Daha sonraları, dönemin siyasi iktidarının yöneticilerinin yargılandığı Yassıada mahkemelerinde Başbakan Adnan Menderes ’in gönül ilişkileri bile konu edilirken, bu korkunç cinayetin üzerinde hiç durulmamıştır. Bu durum aslında oligarşinin ABD emperyalizmine gönüllü köleliği adeta dokunulamaz bir şey olarak gördüğünü de ortaya koymuştur.

Sonuç ne oldu:
NATO’ya girdik ama Yunanistan da girdi. Peki, sonra ne oldu? Akıtılan Türk askeri kanının bedeli olarak Kıbrıs adası Yunanlılara verildi.

Şimdi Lübnan'a asker gönderme konusuna bir de bu pencereden bakalım.

Bunu ne için yapacaklar? Bölgede Lübnan savaşı ardından ortaya çıkan barışı korumak için yapacaklar. Ortada barış var mı ki onu koruyacak BM gücü olsun!

Sayın Başbakan Erdoğan tarih mükerrer ediyor. Lübnan 'da sıfır risk diyerek halkı kandırmaya çalışırken sayın genel kurmay başkanı sıfır risk diye birşey yoktur diyor. Acaba Lübnan 'da koredeki gibi şehit verme ihtimali hiçmi yok? Yoksa sizde gelecekte Adnan Menderes 'in akibetine uğramıyasınız sakın?


Gündeme yakışan Nazımın Hikmet'in şiiri


DİYET

Gözlerinizin ikisi de yerinde , Adnan Bey ,
İki gözünüzle bakarsınız ,
İki kurnaz ,
İki hayın ,
Ve zeytini yağlı iki gözünüzle
Bakarsınız kürsüden Meclis ‘ e kibirli kibirli
Ve topraklarınıza çiftliklerinizin
Ve çek defterinize .

Ellerinizin ikisi de yerinde , Adnan Bey ,
İki elinizle okşarsınız ,
İki tombul ,
İki ak ,
Vıcık vıcık terli iki elinizle
Okşarsınız pomadlı saçlarınızı ,
Dövizlerinizi ,
Ve memelerini metreslerinizin .

İki bacağınızın ikisi de yerinde , Adnan Bey ,
İki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı ,
İki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower ‘ in ,
Ve bütün kaygınız
İki bacağımızın arkadan birleştiği yeri
Halkın tekmesinden korumaktır .

Benim gözlerimin ikisi de yok ,
Benim ellerimin ikisi de yok ,
Benim bacaklarımın ikisi de yok ,
Ben yokum ,
Beni , üniversiteli yedek subayı ,
Kore ‘ de harcadınız , Adnan Bey ,

Elleriniz itti beni ölüme ,
Vıcık vıcık terli , tombul elleriniz .

Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
Ve ben al kan içinde ölürken
Çığlığımı duymamanız için
Kaçırdı bacaklarınız sizi arabanıza bindirip .

Ama ben peşinizdeyim , Adnan Bey ,
Ölüler otomobilden hızlı gider ,
Kör gözlerim ,
Kopuk ellerim ,
Kopuk bacaklarımla peşinizdeyim .


Diyetimi istiyorum Adnan Bey ,
Göze göz ,
Ele el ,
Bacağa bacak ,
Diyetimi istiyorum ,
Alacağım da .


NAZIM HİKMET

Perşembe, Eylül 07, 2006

KAÇ KİŞİYİZ BİZ?

Bu gün KANALTÜRK 'ün internet sayfasında yaptığı KAÇ KİŞİYİZ BİZ? yazılı makalanin yorumlar bölümündeki yorumları okuyordum. İçim acıdı. Şu anki duygularımı ifade etmekde güçlük çekiyorum. Kaç kişi olduğumuzu tartışacak noktaya geldiysek şayet durum gerçekten vahim. Yorumları okurken duygularımı tam olarak ifade eden bir şiire rastladım. İşte bu şiir ATATÜRK düşmanlarına verilebilecek en güzel cevap bence aynen yayınlıyorum.

Ne ararsın Tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda
Başı açığa neden türban sorarsın?

Rakı, şarap içiyorsam sana ne
Yoksa sana bir zararı, içerim
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.

Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et...
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz

Neyzen...


NE MUTLU "TÜRK"ÜM DİYENE!

YA SEV YA TERK ET! ATAM İZİNDEYİZ!

Atatürk İslam için ne düşünüyordu?

Atatürk'ün, biyografisini yazan ABD Büyükelçisi Sherrill'e açıkladığı 'dinle ilgili' düşünceleri ilk kez yayımlandı. Sherrill'in kitabına almayıp rapor olarak ABD Dışişleri'ne gönderdiği söyleşide Atatürk 'Agnostik olmadığını, tek tanrıya inandığını' söylüyor, dindar olmayan Türklerin yüksek sesli duaların cezbine kapıldığını belirtiyor



RADİKAL - İSTANBUL - Atatürk'ün din hakkındaki görüşlerine ışık tutacak yeni bir belge ortaya çıktı. 1932-1933 yıllarında Ankara'da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill'in hazırladığı ve Atatürk'ün kendi ağzından dinle ilgili görüşlerini içeren rapor ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde araştırmacı yazar Rıfat N. Bali'nin hazırladığı yazıda yayımlandı. Büyükelçi, Ankara'da görev süresi boyunca Atatürk ile yaptığı görüşmelere ve gözlemlere dayanarak 'A Year's Embassy to Mustafa Kemal' adlı bir kitap hazırlamıştı. Eser ilki, 1934 yılında Atatürk yaşarken, üç kez Türkçeye çevrildi. Kitabın en ilginç bölümü Atatürk'ün dine bakışını içeren kısımdı. Bu bölümde yazar, Atatürk'le yaptığı uzun bir mülakata yer vermiş ancak Atatürk'ün sözlerinin bir kısmını kitaba almamış bunu da "Din konusundaki şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamını burada vermek hiç doğru olmaz" satırlarıyla dile getirmişti.
Ancak Sherill, kitaba sadece bir bölümünü aldığı görüşmeyi özetleyerek bir rapora döktü ve ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderdi. ABD Dışişleri Arşivi'ndeki bu raporu, Bali Türkçeye çevirip Toplumsal Tarih'e yazdı. Aşağıda, raporun tam metni yer alıyor.

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ
Sayı:423
Ankara, 17 Mart 1933
Konu: Türkiye'de din

MÜNHASIRAN MAHREM

Saygıdeğer Hariciye Vekili
Washington
Beyefendi,
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile dün öğleden sonraki üç saatlik mülakatımda, hakkında yazmakta olduğum biyografinin sekiz bölümünü birlikte gözden geçirdiğimiz sırada Türkiye'de din meselesi bahis edildi. İncelememde Türkiye Cumhuriyeti'nde İslam dininin gelişimi konusuna oldukça yer verdiğime dikkatini çektim, biyografim için -yayınlanmak veya yayınlamamak kaydıyla- bana söylemek istediği kadarıyla sınırlı olmak üzere bu mevzudaki görüşünü bilmek istediğimi belirttim. Sözlerinin hangi kısmının efkârı umumiye(nin) (bilgisi) için olduğunu, hangi kısmının olmadığını belirterek mevzu hakkında teferruatlı bir şekilde konuştu.
Galiba, altı ve yedi yaşındayken annesi onu bir sıbyan mektebine göndermek istiyordu. Burada öğretmen Kuran dersleri de verecekti. Bu, uzun Arapça bölümleri ezberlemek demekti. Diğer yandan babası oğlanın din eğitiminin verilmediği laik bir mektebe gitmesini istiyordu. Her ne kadar sonunda babanın sözü kabul edildiyse de annesi oğlanı Selanik'te geçerli olan geleneksel tören eşliğinde sıbyan okuluna gönderdi. Ertesi gün babası oğlanı okuldan aldı ve laik okula koydu. Buna çok üzülen annesi epey ağladı ve oğlanın teklif etmesi üzerine sıbyan okulundaki din hocası
eve gelip ona Kuran eğitimini verdi. Bu sadece bir ay sürmesine rağmen anneyi tatmin etti. Bu, ömrü boyunca alacağı tek din eğitimiydi.
'Beşeriyetin Tanrı ihtiyacı'
Agnostik olduğuna dair genellikle kabul görmüş inancı, kesinlikle reddediyor, ancak dininin sadece Kâinat'ın Mucidi ve Hâkimi tek Tanrı'ya inanmak olduğunu söylüyor. Ayrıca beşeriyetin böyle bir Tanrı'ya inanmaya ihtiyacı olduğuna inanıyor. Buna ilaveten dualarla bu Tanrı'ya seslenmenin beşeriyet için iyi olduğunu belirtti. Burada duruyor.
Daha sonra teferruatlı bir şekilde neden o kadar inançlı bir Protestan Hıristiyan olduğumu sordu. Ben de ona, bu raporda yeri olmayan, sebeplerimi söyledim. Sadece bir genel mütalaa söyleyebilirim. Suallerinde tamamıyla samimiydi, bu da din konusunda yeterince zihin yorduğunu göstermekte. Daha sonra, 10 yıl önce inşa ettiği yeni Cumhuriyet'in Reisicumhuru olarak iktidara geldiği zaman İslam dininin durumu hakkında bilgi vermeye başladı. Şeyh-ül İslam'ı, medreseleri, Mahkeme-i Şer'iyyeleri ve bu mahkemelere riyaset eden kadılar, hocalar ve muhtelif dervişler dahil olmak üzere bütün ruhban sınıfını lağvetmeyi gerekli bulduğunu söyledi. Osmanlı'da geçerli olan bu ruhban yapıdan geriye kalan, müezzin olarak minarelerden halkı ibadete çağıran ve camilerde namaz kıldıran imamlardı.
Ona az evvel tasvir ettiği bu yapıyı tamamıyla yok ettikten sonra Türk gençliği için, şayet kaldıysa, ne tür dini tedrisat kaldığını sordum. Kifayetsiz medrese sistemini tüm ülkeye yayılmış ilk ve ortaöğretim sistemiyle ikame ettiğini ve bu sistemin (talebeyi) üniversiteye dek götürdüğünü belirtti. Hz. Muhammed'in hayat hikâyesi ve daha ahlaklı yaşama konusundaki hikmetli düsturlarla dini tedrisat verildiğini, bu dini tedrisata Yeni ve Eski Ahit'te tasvir edilen diğer büyük dinleri ve Budist dini kitapları da dahil ettirdiğini söyledi.
Daha sonra o ve ben bu modern Türk dini tedrisatı ile Birleşik Amerika'da ortalama pazar okulunda verilen dini tedrisatı mukayese ettik. Pazar okullarımızda verilen dini tedrisatın cuma sabahları kadınlar tarafından tüm ülkedeki Halk Evleri'nde verilip verilemeyeceğini sorduğumda böyle bir fikrin muvaffak olacağına dair pek şüpheli göründü, ancak yeni bir fikir olduğunu ve kaale alacağını söyledi. Bu amaçla kadın öğretmenlerin vazifelendirilmesi fikri ona cazip geldi, çünkü bu şekilde hocaların erkek partizanları, siyaset veya benzeri muhtemel başka mesele yaratacak ihtimallerden kaçınılmış olacaktı.
Bursa hadisesi
Bu çerçevede yakın tarihte olan Bursa hadisesi üzerinde serbestçe konuştu. Bu hadise Türklerce değil üç yabancı tarafından çıkarılmıştı: Bir Arnavut, bir Bulgar ve bir Rus. Hatta Üçüncü Enternasyonal tarafından kışkırtıldığını da ima etti. Muhtemelen sıkıntı verecek bu siyasi hareketi basit bir dil meselesine, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması haline dönüştürerek gösterdiği siyasi maharetten ötürü kendisine iltifatta bulundum.
Bu sözlerim Kuran'ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni bir ufuk açtı.
Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran'dan alınan bir Arapça bölüm okudu.
Türkçe Kuran okutma nedeni
Bu duada Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder.* "Düşünen bir Türk'ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?" dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran'ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran'ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.
Daha sonra umumi ve şaşırtıcı bir beyanda bulunarak Türk halkının gerçekte hiçbir şekilde dindar olmadığını, aralarından camilere giden az sayıda kişinin alışkanlıktan veya yüksek sesle söylenen duaların cezbine kapılarak camiye gittiğini ileri sürdü. Saygılı bir şekilde bu bakışıyla mutabık olmadığımı, eşimle yaşadığımız tecrübeyi anlattım. İki Türk arkadaşımızın daveti üzerine 23 Ocak'ta Ayasofya Camii'ne gidip Kadir Gecesi'ne şahit olduk. Ona yüzde 20'si askeri üniformalı 10 bin mümin tarafından doldurulan caminin ne kadar kalabalık olduğunu, bütün müminlerin tam bir saat Gazi'nin de varlığını kabul ettiği Tanrı'ya doğrudan yönelttikleri dualarla nasıl yoğun bir şekilde ibadet ettiklerini anlattım.
Bu kalabalık, bu ibadet ve müminlerin duaya yoğunlaşmaları hususunda izahat istemem, onun Türk gençliğinin din hakkında bilgi edinme fırsatı mevzusunda Türk hükümetinin kısıtlı bir rolü olması gerektiğine dair kanaatini dile getiren daha fazla beyanatlar vermesine neden oldu. Bu beyanatlarını bitirdiğinde şimdilik ortaöğretimde ve Dâr-ül-fünûn'un küçük ilahiyat bölümünde üç büyük din hakkında verilen tarihi tedrisattan fazlasını öğretmeye inanmadığı sarihti.
Sovyetler gibi lağvetmeye karşıydı
Ancak Sovyetler'in her türlü dini lağvetme fikriyle kesinlikle mutabık değil. Bellibaşlı camilerin hükümetçe muhafaza edilmeleri ve amaçları doğrultusunda kullanılmaları gerektiğinde ısrarlı. Üç büyük dinin ahlak öğretilerine dinden ziyade ahlak olarak inanıyor.
Bize ihsan ettiği hayırlar için tek Tanrı'ya sık sık minnettarlığımızı dile getirecek ifadelerin eklenmemesi halinde şahsi dini inancının natamam olacağını söylediğim zaman şaşırdı, ancak alakadar göründü. Sadece yeni bir fikir olduğundan, bu fikri kaale alacağını söyledi. Benimle bu konuda daha fazla konuşma arzusunu ifade etti. Bu beni şaşırttı, zira Yusuf Akçura bey gibi samimi arkadaşları beni sürekli onunla din hususunda konuştuğum takdirde, Gazi'nin nazikçe 'dostluğumuz' olarak adlandırdığı münasebetlerimizin kesinlikle bozulacağı hususunda ikaz etmişlerdi. Konuşmamızın bu bölümünün sonunda, daha öncesi bir yabancı ile hiçbir zaman bu konuda bu kadar etraflı konuşmadığını ve özel dini inançlarını da hiç dile getirmediğini söyledi.
Saygılarımla
Charles H. Sherrill

* Bu bölüm, Kuran'ın Tebbet Suresi'dir. 'Bismillahirrahmânirrahim. 1,2,3,4,5. Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek).' (R. N. Bali'nin notu)
Sherrill'ın Kadir Gecesi izlenimleri
"...uzun zamandan beri İstanbul Müzesi Müdürü olan Halil Bey, eşim ve beni Ayasofya Camii'nde Kadir Gecesi'ni izlemek için davet etti. Ayin boyunca o, eşi ve Evkaf Müdürü bizlerle birlikte oldu ve birçok sualime çok ilginç cevaplar verdi. (...) Ramazan ayının 27'nci gününün akşamındayız.
Dünyanın her yerindeki Müslümanlar, gün doğuşundan gün batımına kadar hepimizin ibadet ettiği tek Tanrı'ya inanan Müslüman müminlerin dualarının (Tanrı katında) duyulacağı ve kabul edileceği hususunda eğitilmişler. Bu nedenle İslam (dini) bu geceyi Kadir Gecesi olarak çağırmakta.
Alaycı mizaca sahip bazı insanların iddia ettikleri gibi kişinin dine verdiği kadarını elde ettiği doğruysa şayet o zaman on binin üzerindeki
müminler her biri ve tamamı Kâinatın Yaratıcısı'na sunmakta oldukları bu
dua saatinden çok şey kazanacaklardır!
'İslam en yüksek noktasında'
Hıristiyan inançları açısından değerlendirirsek, İslam dini Türkiye'de engelsiz veya ruhani müdahale olmaksızın -saf protestancılık- en yüksek noktasında bulunuyor. Şahsi inanç burada en yüksek gücüne yükselmekte. Bu satırların yazarı gördüğü Hıristiyan toplulukların hiçbirinden 23 Ocak 1933 akşamı Ayasofya'da izlediği ibadet kadar etkilenmediğine ve şahit olduğu ibadetin samimiyetine ikna olduğuna şahitlik yapabilir. Bu kalabalığı cezbedecek ne musiki ne de kesif belagat sahibi bir hatip vardı.
Her çeşit Türk oradaydı. Galerilerin altındaki geniş avluları kadınlar dolduruyordu, büyük merkezi alanda sıra sıra (yaklaşık yüz sıra) erkekler vardı. Her sırada omuz omuza yaklaşık seksen erkek. Her biri eğilip kalkan, konuşulanlardan bihaber, eğilen, secde eden ve her biri büyük Tanrı'nın Güç Evi ile şahsi temasını kurmaya niyetli.
'Biz ABD'liler kadar dindarlar'
Burası Türk halkının ruhunu hissetmesi için uygun yer ve andı.
Kişi Türk ırkının ne olduğunu gerçekten anlamak, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve ilk Cumhurreisi olan Mustafa Kemal gibi bir önderin doğduğu ulusu anlamak için basit, dindar Türk'ü bu fırsatlarda görmesi lazım. Evet Türk halkı biz Amerikalılar kadar dindarlar, belki de daha fazla dindarlar."
Elçinin kaleminden Bursa hadisesi
"...Bursa'da 1 Şubat günü öğleden sonra Evkaf Müdürlüğü önünde toplanan yaklaşık 100 kişilik bir grup Türkçe ezan aleyhinde gösteri yaptı. Olayı 4 Şubat'ta Afyon'da haber alan Gazi Mustafa Kemal gezi programını iptal ederek Bilecik üzerinden 5 Şubat'ta Bursa'ya vardı.
İçişleri Bakanı Şükrü (Kaya) ve Adalet Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek) beyler de Bursa'ya gelerek incelemeler yaptı. Mustafa Kemal, Bursa'dan ayrılmadan önce Anadolu Ajansı'na şu açıklamayı yaptı: "Bursa'ya geldim. Olay hakkında ilgililerden bilgi aldım. Olay aslında önemi haiz değildir. Herhalde cahil mürteciler Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır. Olaya bilhassa dikkatimizi çevirmemizin sebebi, dini, siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşılmasıdır. Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir. Kati olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatına hâkim ve esas kalacaktır."
Kazanlı Tatar İbrahim'in başını çektiği olay, Bursa Ulucami müezzininin vazifesi başına gelmemesi üzerine Halil adında birinin ezanı Türkçe yerine Arapça okuması ve sivil polis memuru Hamdi Efendi'nin müdahalesi sonucu çıktı. Tatar İbrahim'in kışkırtmasıyla cami cemaatinden bir grup, "Dinini seven bizimle gelsin" diyerek Evkaf Müdürlüğü'ne doğru yürüyüşe geçtiler.
Vilayet Konağı önüne gelen kalabalık, zabıta kuvvetlerince dağıtıldı ve tahrikçiler yakalandı. 23 kişinin yakalandığı olaydan sonra Bursa Ulucami hatibi Hafız Tevfik Efendi de İstanbul'da tutuklanarak Bursa'ya gönderildi. Ankara'ya dönen Adalet ve İçişleri Bakanları, Bursa'daki incelemelerini ve aldıkları tedbirleri Bakanlar Kurulu'na bildirdiler.
13-14 Şubat'ta soruşturma sona erdi. Aralarında Bursa müftüsü Nureddin Efendi, Ulucami hatibi Hafız Tevfik Efendi ve fabrikatör Gaffarzade Mehmet Efendi'nin de bulunduğu 24 sanık, 15 Şubat'ta Bursa Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edildi. Daha sonra tutuklu sanıkların Çorum'a nakledilmesi emri geldi. Bursa olayı davası Çorum'da görüldü ve 1 Mayıs'ta karar açıklandı. Dört kişi beraat ederken, beş kişi ikişer yıl ağır hapis, yedi kişi birer yıl ağır hapis, yedi kişi de beş ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Bursa müftüsü Nureddin ve kâtibi Kamil efendiler, 12 Haziran'da beraat ettiler.
Bursa olayının ardından İzmir ve Salihli'de de Türkçe ezan okumamakta direnen dört imam ve müezzin tutuklanarak mahkemeye sevk edildi."

Alıntı (Radikal)

Pazartesi, Eylül 04, 2006

Atatürk devrimini okuyorlar


Atatürk devrimini okuyorlar
Mao Zetung önderliğinde komünist devrimi gerçekleştiren Çin Halk Cumhuriyeti öğrencilerine Atatürk’ü ve devrimlerini öğretiyor. Dünya Yakın Çağ Tarihi kitabının iç kapağında Atatürk’ün maraşal üniformalı fotoğrafı yer alıyor, harf devrimi fotoğrafla anlatılıyor.

ÇİN’de okutulan Dünya Yakın Çağ Tarihi kitabının iç kapağında mareşal üniformalı Atatürk fotoğrafı, Sovyet Devrimi’nin önderi Vladimir İliç Ulyanov Lenin ve Hindistan’da İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadelenin önderi Mahatma Gandi ile birlikte yer alıyor. Kitabın 12 ve 13’üncü sayfalarında da Türkiye haritası yanında, Atatürk’ün kara tahta başında yeni Türk harflerini öğreten fotoğrafı var.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek konuya ilişkin yaptığı açıklamada, "ABD ve Avrupa, ’Kemalizmin modası geçti’ derken, dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan Çin’deki ders kitabında Atatürk’ün devrimleri anlatılıyor" dedi.

YURTSEVER KEMAL

Kitabın Çin’deki ortaokullarda sekizinci sınıfın ikinci döneminde okutulduğu belirtilen açıklamada, kitapta Kemalist Devrim’i anlatan bölüm şöyle özetlenmiş:

"Osmanlı Sultanlığı, 1920’de Sevr Anlaşması’nı imzaladı ve İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Türkiye’yi işgalini kabul etti. Yurtsever Mustafa Kemal, işgale karşı kurtuluş savaşını başlatarak ayrı bir hükümet kurdu. Savaş, İngiltere’nin desteklediği sultanın yenilgisiyle sonuçlandı. 1923’te yapılan Lozan Anlaşması’yla Türkiye’nin yeni sınırları denizler dahil çizildi. Yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki ayrıcalıklarına son verildi. Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak kuruldu. Böylece 600 yıllık Osmanlı tarihi son buldu ve Türkiye’nin önünde yeni bir sayfa açıldı."

Böyle verdiler

Çin ders kitabının kapağında bir astronot fotoğrafı var. İç sayfaların birinde ise Mustafa Kemal Atatürk’ü, kara tahta başında bizzat yeni alfabeyi halka anlatırken gösteren ünlü fotoğrafı yer alıyor.

İç kapakta 3 büyük lider

Dünya Yakın Çağı Tarihi adlı Çin ders kitabının iç kapağında Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir İliç Ulyanov Lenin, Hindistan’ın İngilizlere karşı mücadelesinin efsanevi lideri Mahatma Gandi ve dünyanın emparyalist devlerini denize döken Türk devriminin ulu önderi Mustafa Kemal Atatürk birlikte yer aldılar.